30.07.2013

......




Sanki  gül goncası...
Zamanla ,
Her yaprak açıldığında,
Şaşırıyorum,
Zorlanıyor aklımın sınırları...

ARADAYIM, ARAFTAYIM...

Araf deyince yanlış anlaşılmasın sakın.. Yani öyle cennetle, cehennem arasında falan değil..Arada bir yerlerdeyim..
Hep söylüyorum, sevmiyorum bu hallerimi.. Her şeyim yoğun ve baskın olmalı. Bıçak gibi ince, keskin...Yok bu laf öyle değildi, kıldan ince , kılıçtan keskin.. Bu da sırat için kullanılan bir tanımlama değil mi ?
Hayırdır ne oluyoruz ya, gözümüz toprağa mı bakıyor yoksa ne..
Neyse.. Garip hallerdeyim.. Okuyorum ama yazamıyorum, düşünüyorum ama konuşamıyorum durumundayım. Bir garip halet-i ruhiye,,,Huzurlu muyum,  bezgin miyim, dingin miyim, miskin miyim çözemedim gitti.. Ne hayra yorabiliyorum, ne şerre..
Beklemedeyim..
Tetikteyim..
Hani olsun istemem, ama fırtına öncesi sessizlikse bu, o da kabul..






29.07.2013

SAFRANBOLU / 2

ESKİ HÜKÜMET  KONAĞI



Kent müzesi olarak hizmet veren  bu  görkemli bina, 1904 yılında inşa edilmiş. Safranbolu'ya hakim bir tepe üzerinde ve  mutlaka görülmesi gereken bir yer..





Giriş katında o döneme ait miras belgeleri, senetler, kitaplar yer almakta.. 

El yazması Kur'an- ı Kerim..


Osmanlı paraları..

Bir de böyle bir müzede neden gerek duyulduğunu anlamadığım bilişim odası :)  Ben sergilenen  teknolojik ürünlerden çok, her birini gülerek okuduğum özlü sözlerle ilgilendim tabi. Bu sözlerden bazı örnekler :
- Beleş anti virüs programı,  virüsü türkü çağıra çağıra ararmış...
- Eski Dos'tan Windows olmaz..
- Sabrın sonu resettir.
- Virüsü an, anti virüsü hazırla..
- Vakitsiz kilitlenen bilgisayarı resetlerler..
- Dos işler, windows  övünür..
- Virüs: ben programı uzantısından tanırım...


İkinci kata böyle  bir merdivenden çıkıyorsunuz. Bu katta genelde  Safranbolu'ya ait kıyafetler, gündelik hayatta kullanılan eşyalar sergilenmekte..









Veeee, Safranbolu'nun sosyal yaşamı ile, tarihi eserlerine ait fotoğraflar, gazete kupürleri...





Binanın bir de bodrum katı var. Burada ise,  dönemin yaygın olan meslekleriyle ilgili   mizansenler yer almakta..


İtfaiye tulumbası..






Safranbolu'nun ünlü lokum ve şekerci  dükkanı..




 

Çarıktan sonra daha koruyucu ve kullanışlı olan yemeni kullanılmaya başlanmış. Hatta Kurtulş Savaşı sırasında askerlerin hemen hemen tüm yemeni ihtiyacı Safranbolu tarafından karşılanmış.. 


Eski bir kahve değirmeni...


Hükümet Konağının bulunduğu Kale üzerinde yer alan saat kulesi, Padişah III. Selim'in Safranbolu'lu sadrazamı  İzzet Mehmet Paşa tarafından 1797 yılında yaptırılmış.. Kare planlı ve zembereksiz olan  saat kulesi 1990 'lı yıllarda restore edilmiş..


Saat kulesinin etrafında değişik illere ait saat kulelerinin minyatürleri de bulunmakta.. İşte İzmir saat kulesi :))





Günümüzde kafe olarak işletilen eski cezaevi...



27.07.2013

.........

Gidişine lafım yok ta...
Bari giderken uykularımı götürmeseydin !!!.....





SEN NASILSIN ?

Böyle bir soruya verilecek en masumane cevap " iyiyim " demektir sanırım..
Lakin, nasıl olduğumu bilmiyorum ki ben..
Hani kuşlar özellikle  bir ağaç dalındaki meyveyi gagalarken, hiç durmadan kanat çırparlar ya..
Çünkü kanat çırpmadan durmaları mümkün değildir..
Düşerler..
Ben de ha bire kanat çırpıyorum sanırım..
Düşmemek için...






26.07.2013

..........

En çok sevdiği şeyden bile zamanla bıkabiliyormuş  insan....
Evimi özledim ben ......





25.07.2013

ZIVANADAN ÇIKMAK...

Zıvanadan çıkmak deyince aklıma ilk gelen, haddi aşmak, çok sinirlenip kendini kaybetmek. Lugate baktığımda ise " genelde çok sinirlenildiğinde kendini kaybetme durumu , öfkelenmek, yoldan çıkmak , çıldırmak...... " yazıyor . ( Uludağ Sözlük.)










Tabi ki yanlış biliyormuşum. 
Arkadaşlar bir geceliğine İstanbul'a gidelim dediklerinde, hiç düşünmeden evet dedim . Akşam üstü uçakla iftara gidilecek , sahur yapılıp yine sabahın kör vakti geri dönülecek . Malum ertesi günü iş var. İftarla sahur arasında rehber eşliğinde  Eyüp Sultan Camii gezilecek . Doğrusu bana söylediğinde, bu kadar güzel bir akşam olabileceğini tahmin etmemiştim . Rehberimiz sıradan biri değilmiş meğerse :) önceden tarih öğretmeni olan , şu an kendini  tamamen rehberliğe adamış , şehir şehir gezip konferanslar veren , tv de program yapan bir bey . 
En ince ayrıntılarına kadar anlattı camiiyi , Eyüp Sultanı , tarihimizi . En çok ilgimi çeken konulardan biri  " zıvana " meselesi oldu . 
Zıvana , sadece cami ve medrese parmaklıklarında kullanılan , yatay ve dikey demir çubukları birleştirmede kullanılan bir demir parçasıymış . Taşıdığı anlamdan dolayı , evlere böyle bir parmaklık yaptırmak mümkün değilmiş . 
Bu demir süslemeler, inancın , hayatın her alanına yansımasının bir göstergesi . Dikey olan demir çubuk vahyi , yatay olan ise sünneti temsil ediyor. İki çubuğun birleştiği yerdeki demir parçaya da zıvana deniyor. Yani vahiyden ve sünnetten ayrılmayın. Zıvanadan çıkmak da  Kur' an ve sünnetten ayrılmak anlamına geliyor. 
Zıvanadan çıkmaktan sakınmak gerekir demek ki ...








24.07.2013

..........

Hangi ara bağladık kemerlerimizi,
Ne zaman başladı mutsuzluğa yolculuğumuz,
Ben ücretimi ödedim,
Şimdi müsait bir yerde inebilir miyim ...




22.07.2013

.......

Zamandı..
Ya da zamansızlık..
Neye el atsak  altından o çıktı..
Suçlu ilan edip yargıladık..
O darağacına gitti,
Böylelikle biz aklandık...





21.07.2013

.........

Şimdiki doğruysa, geçmişteki yalan mıydı..
yoksa geçmişteki doğru da şimdiki mi yalan...
aslında cevabını merak etmediğim bir soru..
çünkü sırada yalan mı  var yoksa doğru mu
bilemiyor ki insan.....











20.07.2013

.......


ve görüversen  gözlerimden akan hüznü..
bakışların yıkasa üzerime sinen yalnızlık kokusunu......





SARI ODALAR.....


    Bazen hayat gerçekten çok garip geliyor bana.. Hani öyle böyle değil. hayat derken tabi ki görünen, görünmeyen, elle tutulur , gözle görülür, hayal edilir, hissedilir olan her şey konuya mündemiç.. mündemiç.. nerden aklıma geldi bu kelime.. Oysa ben izaç kelimesine  meftunumdur daha çok.." akıl müziç bir   nimettir"...  öyle midir gerçekten.. bence değil.. neden derseniz,  insanın başını derde sokan zekanın fazlalılığır. zira, akıl  zaten zekanın tecrübe ile birleştirilerek kullanılabilirlik kapasitesi demek oluyorsa, aklın  fazlalığı insan hayatını kolaylaştırır. ama işte zeka tehlikelidir.. Hani  çeşmeyi açarsınız, ucunda hortumu varsa, tazyikli su  hortumu deli danalar gibi oradan oraya atar da tutamazsınız ya... kontrol altına alamazsınız yani.. işte zeka da öyle. zeki insanı zapt etmek , elde tutmak, kontrol etmek  de o kadar zordur..
Neyse...
Çok da biliyormuşum gibi  ahkam kesmeye başladım...
Bugün biri , aslında  herkesin dilinde olan bir  laf etti de aklıma ordan geldi bu konu.. 
    Hani kalıplaşmış şeyler vardır. Yurdum insanının 100 tanesini çevirin sokakta,  hobileriniz nelerdir, ya da klasik tarzıyla,  boş zamanlarınızda neler yaparsınız  diye sorun..Bu yüz taneden  80 tanesi  "kitap okumak, müzik dinlemek, seyahat etmek " demezse ben de   fazla kaynamaktan köpüğü kaçmış kahve olmazsam ne olayım... İşte ondandır   hepimizin  her konuda araştıran , bilgi sahibi olan, analiz eden  hallerinin sebebi.. Çok okuruz ! biz.. Öyle kafamıza takılan bir soruyu millete sorarak öğrenmek yerine, gerekirse 3-5 kitap karıştırır, okuduklarımızı harmanlar, mantığımıza vurur, muhakemeyle doğruya vasıl oluruz !..
      İnce ruhlu oluşumuzu da  her boş bulunduğumuzda müzik dinlemeye borçluyuz... Gerçi  " olmaz ilac sine-i sad pareme, çare bulunmaz bilirim yareme....." tarzındaki eserler yerini, Moda'da 3-5 tur atan , olmadı bi de sinema yapan kızlara,  o kız beni görmeli, bana kazak örmeli   diye  seslenen  erkeklerin  diyaloglarına  bıraktı.. Ama olsun...Tamam hepimiz işimizi yaparken, ders çalışırken, yemek yaparken, arabada giderken dinliyoruz.. Buna lafım yok..isterdim ki evimin bir köşesi olsun..Hani diğer kısımlarıyla bağlantının olmadığı sessiz , sakin bir köşe.. Rahat , sırtımı, başımı yaslayabileceğim bir koltuk... Gözlerimi kapatıp, ruhumda hissedebilmeliyim dinlediğim müziği....Bu da fazla mı romantik oldu ne...
Bir de şey takılıyor kafama... Yağmurda yürümek meselesi... İki üç damla düşmeye başlasa kaçacak delik ararız.. Ama lafta yağmur altında yürümeye bayılırız.. Bu eleştirdiğim şeyler var ya.. Aynısını ben de yapıyorumdur  çoğu zaman.. 
Şimdi sarı odalar başlığı nereden çıktı diyen olursa.. Bir kaç  defa dinledim bugün..Zaten severim. egomu besleme ihtiyacı hissettiğim zamanlarda daha bir fazla severim :)) Konuyla alakası yok yani. Hoş konunun da kendi içinde bi bütünlüğü ve mantık kurgusu da yok ya neyse.. Çenem düştü bu gece. Saatlerce konuşsam açılmayacak gibiyim. Kendimi yazmaya vurmalıydım ama bu yazdıklarım gibi değil. Daha bir üsturuplu.. şimdi bu kelimeyi muhtemelen yanlış yazdım ben ama üşeniyorum,  bakamıyacağım... yani noktalı mı olacak noktasız mı....
Bu kadar yeter  demeli artık. Saatin 5 e gelmek üzere olduğu düşünülürse , en fazla 4 saat olacak uykuma dalmanın vakti  geldi demektir...








19.07.2013

CENNETİN ÇOCUKLARI...




Siz hiç girdiği bir yarışmada 3. lüğü hedeflerken 1. olduğuna üzülen birini gördünüz mü ?
Ali ve Zehra... Hasta bir annenin, evini kıt kanaat geçindirmeye çalışan fakir babanın çocukları. Ali , kardeşinin ayakkabısını tamirciden aldıktan sonra kaybeder. O kadar fakirlerdir ki, babalarına söylemeye çekinirler, çünkü başka ayakkabı alacak paraları yoktur. Bunun üzerine okula giderken dönüşümlü olarak Ali'nin ayakkabısını giyerler. Ali, 3.lüğe ayakkabı verileceğini duyunca, uzun mesafe koşusuna katılır ve birinci olur...


Koşmaktan ayakları su toplar. Sevinemez, üzüntüyle eve döner, zira 1. olmuştur..
Fakir olmalarına rağmen çaylarına, caminin  şekerini koymayacak kadar hassas ve onurludurlar..
Evin  hanımı,  hasta olmasına rağmen, başka bir hasta komşu kadına çorba yapıp gönderecek kadar merhametlidir..
Baba , " bütün gün dairede çay yapıyorum, ama kızım Zehra'nın yaptığı çay başka bir güzel " diyecek kadar sevgi doludur..Eşine,  "hastasın, kendini yorma, ben sana yardım ederim " diyecek kadar düşünceli ve kuşatıcıdır.
İki kardeş,  tek ayakkabıyı paylaşacak  ve imkanları olmadığı için bununla yetinecek kadar  büyüktür...


Çocuk oyuncuların seçimi mükemmel..Konu  "böyle bir şey filmlerde olur" değil, hayatın tam da içinden olan , çocukluğumuza ait anıları depreştiren bir konu. Bir çok yarışmada ve festivalde ödül kazanmış bir İran filmi..Fakirliği, aile dayanışmasını,  kaderi değiştirme yolundaki mücadeleyi anlatan  ve zamanımızın doyumsuz, hiç bir şeyden mutlu olmayan insanlarının izlemesi gereken bir film ...




İyi seyirler...




17.07.2013

YAĞMUR OL YAĞ YÜREĞİME....



Yağmur yağıyor.
 Kim nasıl anlam yükler bilemem..
Ama ben yağmuru yağdıran bulutların doğudan geldiğini tahayyül ediyorum..
Ve nefesinin o bulutlara karıştığını..
Yüzümü yağmura çeviriyorum, gözlerimi kapatıyorum..
Damlalar düşüyor yanağıma, nefesini yüzümde hissediyorum..


.......

Yerçekimi gibidir aşk..
Sizi bağlar, savrulmanıza engel olur..




.......

bir damla kan,
bir damla göz yaşı...






16.07.2013

RUHUMU ÖZGÜR BIRAK...

    
   
        İsteksizce kalktı yataktan. Önemli bir gündü...Heyecanlıydı, korkuyordu.. Aslında duygularından çok da emin değildi. Bu kalp atışlarındaki hızlanmanın sebebini,  onu korkutanın ne olduğunu bilmiyordu..
      Terliklerini giymek istedi, bir teki her zamanki gibi kayıptı.  Güldü kendi kendine...
     - Akıllanmazsın kızım sen.. Her sabah aynı terane.. Şunların ikisini yan yana koysan,, ayırmasan da sabah hemencecik bulsan ne olur  sanki..
Lavaboya gidip,  musluğu çevirdi..  Ellerini yıkadı defalarca.. Farkında bile değildi. Ahhh bu gün bir bitseydi.. Akşam olsaydı da televizyonun karşısında sere serpe otursaydı..
    - Geçecek, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek..
Hemen kendine geldi, yüzüne hızla bir iki avuç su serpti. Saçlarını tarayıp, tepeden bağladı. Derli toplu olmalıydı. Dolabın kapaklarını açtı. Giyinirken zorlanacaktı. Üzerine hem rahat,  hem düzgün bir şeyler giymeliydi.
   - Ya kendimi kaybedersem... Ya bağırıp çağırmaya başlarsam ?
Kafasındaki bu saçma düşüncelerden çabucak kurtulmalıydı. Mutfağa gidip su koydu. Süte uzandı, vazgeçti. Ayılmak için sade içmeye karar verdi. Kahve fincanını avuçlarının arasına alıp pencereye yöneldi.  Dışarıyı seyretmek hoşuna gidiyordu. Her insan ayrı bir dünya demekti onun için. Neriman teyzeyle göz göze  geldi . Yaşlı kadın can sıkıntısından, bıkıp usanmadan her gün  giderdi o markete. El salladı  camın arkasından  gülümseyerek..
    - Ben de mi onun gibi olacağım ? Yaşlandığımda tek başıma?...
    İçi daralmaya başlamıştı, farkettiği anda döndü odaya doğru. Akşamdan toplamakla iyi etmişti. Huzursuz olurdu dağınık bıraksa...
    Fincanı  mutfağa bırakıp  hızlıca çıktı evden.. Koşar adımlarla giderken, neler söyleyeceğinin üzerinden geçti bir kez daha. Suçlamayacaktı. Sesini yükseltmeyecekti..Uzun yıllar geçmişti üzerinden.  Artık kendini kontrol edebilmeliydi..Bunca yıl sonra karşılaşmaları sevgi dolu olmasa da , ki bu çok zordu, en azından saygılı davranmalıydı..
     O'na yaklaştıkça yeniden başladı çarpıntısı.  Hiç bakmadan ilerledi, adımları geri geri gidiyordu sanki. Geri dönmeyi düşündü bir an, vazgeçti.. Çok geçti artık..
    Ses etmeden , ilişir gibi oturdu bir kenara... Hemen söze başlamalıydı.. Uzatmanın alemi yoktu.
    - Çok uzun zaman oldu,  dedi..
Gerisini getirmek zor olacaktı.
    - Hep gelmek istedim sana... İnan istedim.. Ama olmadı işte,  biliyorsun..
Ağlayacak mıydı ne.. Sanki sesi çatallaşmaya başlamıştı. Yutkundu, öksürdü..Mırıldanır gibi çıktı ağzından kelimeler..Bakmıyordu hiç O'na doğru. Bu çekinme, ürkeklik eskiden beri vardı gerçi. Sahi hiç gözlerinin içine bakmış mıydı ? Bakabilmiş miydi ? Bir an düşündü. O'nun karşısında eskiden beri aynı duyguları hissederdi. Korkuyla karışık bir heyecan...
     -Ben vazgeçtim.. Sorgulamalardan, hesaplaşmalardan vazgeçtim. Çünkü ne kadar uğraşsam da işin içinden çıkamıyorum.. Soruların cevabı sende , biliyorum.. Bu konuşmayı çok önceden yapmalıydık. Beni bunca cevapsız soruyla bırakıp gitmemeliydin...
Hiç durmadan konuşuyordu. Sanki otomatiğe bağlanmış gibi... Ne çok prova yapmıştı oysa.. Hepsini unutmuş, aklına geleni söylüyordu..Bir ara dayanamayıp ağlamaya başladı.. Ne kadar kaldı orada farkında bile değildi. O'nunla yaptığı en uzun konuşmaydı..Hoş sorularına cevap vermekten başka konuşamazdı ki daha önce karşısında...
    Hava kararmak üzereydi neredeyse.. Yavaşça  doğruldu , ayağa kalktı.. Geldiğinden beri ilk kez O'na doğru baktı. Dayanamadı, hıçkırarak üzerine kapaklandı.. Ağladı ağladı... Sonra bir avuç toprak aldı eline, kokladı içine çeke  çeke.. Öptü, Usulca yere bıraktı...
     - İnan seni affetmeyi çok istiyorum ... Kim bilir belki bir gün.....
Birden geri dönüp   koşarcasına uzaklaştı oradan... Tahmin edemeyeceği kadar hafiflemişti. Konuşmak iyi gelmişti ...






15.07.2013

YOK ASLINDA BİR BİRİMİZDEN FARKIMIZ......

Kızgınız..
öfkeliyiz..
nefretle bileylenmişiz..
niye..
görmezden geliniyoruz diye..
baştakilerle ve onları başa getirenlerle  aynı düşünmesek de insan olduğumuz ve haklarımızın olduğu göz ardı ediliyor diye...
Demokratik toplum düzenine geçemedik diye..
düşüncelerimizi ve haklarımızı yeteri kadar savunamıyoruz, dile  getirmemize bile izin verilmiyor diye...
bedeli ne oluyor ?
hukuk devletinden çok polis devleti muamelelerine maruz kalmak...
Ne yapıyoruz, yılmayıp direnmeye devam ediyoruz...
bu uğurda çok canlar yansa da,
hayatlar kararsa da..
geleceğe ait umutlar sönse de...
tamam biz  demokratikleşme sürecinin kurbanları olalım...
yeter ki bizden sonra gelenler  insanca yaşasın..
demokrasi her vatandaşı kavrasın, kuşatsın diye...
bu arada farklı sesler çıkarsa ne yapıyoruz...
yani bizim gibi düşünmeyenler?
dışlıyoruz,
ötekileştiriyoruz.
hayatımızdan çıkarıyoruz,
aşağılıyoruz.
engelliyoruz
siliyoruz
sus diyoruz
sesini çıkartma,
çıkartacaksan da bana yakın durma...
yani...
tasvip etmediğimiz, direndiğimiz, isyan ettiğimiz, onaylamadığımız ne varsa bire bir aynını yapıyoruz..
yok ol, olmazsan da ben seni yok sayarım diyoruz...
ne farkımız kalıyor ??
bu mücadele ne için peki?
demokrasi için mi, yoksa tüm insanları aynı kalıba sokmak için mi ?
bizim gibi düşünsünler diye mi ?
yanlışlık var... bir yerlerde yanlışlık var...






14.07.2013

.........

Dedi ki ;
" Sen sarmaşık gibisin,
Köklerin ne kadar sağlam olsa da,
Hayata tutunmak için, gövdesi güçlü birine sarılmak zorundasın "
Ve sen,
Ulu bir çınar gibi, tanıdığım , en güçlü gövdeye sahiptin...
Ama istemedin..
Hiç değilse, ruhuna yaslanmama izin verseydin...





12.07.2013

......

Oldukça muhkem bir kalenin kapısını, kucağınızda  koca bir tomrukla  vurmak gibidir,
Canınızı yakan, kalbinizi inciten, sizi hoyratça savuran , hayallerinizi yıkan, umutlarınızı kıran birine, hatasını  ikrar ettirmek...
Var gücüyle savurur her türlü hücumunuzu...
Çünkü ona göre  " evet yanlış yaptım " demek,  suçunu kabul etmek, surda gedik açmak gibidir...
Yenildiğini hisseder,
Kaybettiğini...
Ne kadar uğraşsanız da alt edemezsiniz...
Canını vermekle eş değer gibidir özür dilemek..
Yorulursunuz,
Tükenirsiniz,
Ama enaniyetini kıramazsınız....






........

Ailede baba çok otoriter ise, o evde yetişen erkek çocuk , silik kişilikli bir adam olup çıkıyor..Sorumluluk almayı beceremeyen, problemlerle karşılaştığında  görmezlikten gelen  bir adam..
Ailede baba zayıf kişilikli, silik karakterli ise eğer, o evde büyüyen erkek çocuğu anne himayesinden kurtulamayan, ana kuzusu bir adam oluyor..Hayatının  ilerleyen dönemlerinde,  karşısına çıkan problemlerde panikliyor...
Otoriter babanın oğlu, annesine acıma ağırlıklı öfke duyuyor..Bu otoritede en çok ezilen  annesine bir yandan acırken, diğer taraftan bir çıkış yolu bulup hem kendisini hem çocuklarını kurtaramadığı ve zulme maruz bıraktığı için öfkeleniyor..
Silik kişilikli babanın oğlu ise, annesine karşı saygı (ya da hayranlık ) ağırlıklı öfke duyuyor...Babanın dolduramadığı otorite ve  güçlü kişilik, annesine karşı hayranlık uyandırırken, yaradılışa ters olarak bir kadının himayesinde ve hükümranlığında olmayı kaldıramayıp öfkeleniyor...
Oysa ailede babanın kuşatıcı olması , korku yerine saygı uyandırması gerekir...






9.07.2013

BULAK, MENCİLİS MAĞARASI.

Türkiyen'in dördüncü büyük mağarası olmasına rağmen varlığından henüz haberdar oldum. Yeraltı harikası olan bu büyüleyici mağara,  Safranbolu' ya çok yakın 8-10 km uzaklıkta.



Mağaraya ulaşmak o kadar kolay değil tabi.. Bitmek bilmeyen merdivenlerden çıkıyorsunuz.


Bir ara arkama dönüp baktığımda manzara muhteşemdi..


Bir  tarafta mas mavi bir gökyüzü, ( bulutlarla bezenmiş :)), bir tarafta ona meydan okuyan  sarp kayalıklar...

            

Mağaranın girişinde böyle bir görüntü karşılıyor sizi...

Mağara,  rehberin dediğine göre, 6400 mt. uzunluğunda ve 3 katlı. Ancak ziyaretçilere açık olan yer sadece 400 mt.  den oluşuyor. Profesyonel dağcılar ve mağaracılar, kendi imkanlarıyla geri kalan bölümü de gezebiliyorlarmış.


Bir santimetre sarkıt için 40 bin yıl geçmesi gerekiyormuş. Yani mağara milyonlarca yıl süren bir oluşum.. Denildiğine göre, yön değiştiren şelale oluşumun kaynağı.. Hala içinde bir şelale ve 2 göl mevcut , tabi ki biz göremedik..





En büyük özelliği nefes darlığı, astım ve bronşit hastalıklarına iyi gelmesi... Tam bana göre yani :)


Her ne kadar mağara girişinde fotoğraf çekmek yasaktır yazısı olsa da, rehbere sorduğumda flaşsız çekebileceğimi söyledi. Tabi ben de  çekebildiğim kadar çektim..
Ve..... dönüş yolunda çektiğim kareler..Mağara kadar güzel..




Bu ev benim olmalı....




Tekrar gitmeyi öyle çok isterim ki...